BAHAR
Çocukluğuma dair şöyle bir an geliyor aklıma: erik ağaçları çiçeklenmiş bir an önce erikler büyüse de yesek diye gün sayıyoruz, çilekler de yeni yeni olmaya başlamış koparıp yemek için biraz daha kızarmalarını bekliyoruz derken bekleyemiyoruz; o çocuk olmanın verdiği sabırsızlıkla bahçede ne erik bırakıyoruz ne de çilek.
Bisikletimi kış uykusuna yattığı garajından çıkarmışım, artistik hareketler eşliğinde mahalleyi turluyorum. Annemin okula giderken sımsıkı bağladığı saçlarımı çözmüşüm, taze bahar havasını hissediyorum her bir telinde. Piknikler başlamış evden zeytini, peyniri kaptığımız gibi koşa koşa arkadaşlarla çeşmenin önünde buluşmaya gidiyoruz, o heyecanla beş dakikada yiyip bitirdiğimiz pikniğimizin ardından, topladığımız papatyalarla taç yapıyoruz saçlarımıza. En güzel tacı yapan kazanıyor. Çimenlerde yuvarlanıyoruz, Karadenizimin yokuşları sağolsun. Yuvarlandıkça, yemyeşil çimenlerin arasında beliren kıpkırmızı gelinciklere doğru sürüyorum yüzümü. Bir tablonun içinde yaşıyormuşum meğer, şimdi anlıyorum. Doğum günüme kaç gün kaldığını hesap etmeye başlıyorum, bir de babama aldıracağım hediyeyi tabii. O yazın popüler olacak şarkıları şimdiden bellidir ezberleyip kareografi çalışmalarına başlıyoruz hemen, çünkü daha çok işimiz var; dostlarımla birlikte mahalledeki tüm arkadaşlarımıza bildiğimiz tüm tiyatro oyunlarından ve dans koreografilerinden oluşan bir gösteri düzenleyeceğiz. Bahar dediğin böyledir, kıpır kıpır dolup taşıyoruz işte. Kara kışın getirdiği, içimde huzursuzluk eden ne varsa bir bir silinip gidiyor hafızamdan. Umut, sevinç yeşeriyor yeniden. Bu hisle sıcacık oluyor içim..
Dün oturup en son ne zaman bir şeyin beni böyle nedensizce harekete geçirdiğini, sevindirdiğini düşündüm, hatırlayamadım. En son ne zaman birine 1 Nisan şakası yaptım mesela bilmiyorum hala yapılıyor mu bu arada emin değilim, yoksa benim hayatım mı çok vahim? Bizi hayatta tutan günlük, küçücük mutlulukların bile farkına varmaktan nasıl bu kadar uzaklaştık? En güzel anılar hep çocukluğa ya da ilk gençlik dönemine ait, içerisinde delirmemeye çalıştığımız şartları hayat diye yaşıyoruz sanki. Kendi izole dünyamızda, bizi kötü etkileyecek her şeyden uzak bir yaşam sevinci oluşturmaya çalışıyoruz kendi aramızda.
Peki oluyor mu? Kendi adıma çok başarılı olduğumu söyleyemem, çünkü tek başına bir memnuniyetten değil hayatta olmaktan zevk alan bir kültürden, öylesine hava almaya dışarı çıktığım bir günde bile üşenmeden damak zevkime en iyi şekilde hitap eden kahveyi ısmarlayıp keyif alabileceğim bir yaşamdan bahsediyorum. Bunu tekil olarak gerçekleştirmek kolay iş değil. Çok sevdiğim bir yazıda bundan tam olarak şöyle bahsediliyor:
‘’Doğru dürüst bir limonata ve tadı unutulmayacak bir rafadan yumurta… Bir de sabahları bir saat yürüyüşle, bir duş…
Bunları sen yapabiliyor musun?
Hayır.
Neden?
Çünkü bunları bir tek kişi yapamaz. Özenler ve incelikler, ortak bir yaşam kültüründen, kişilerin yaşamına kadar uzanmıyorsa; limonata yapmaya kalktığın zaman, önce evde limon bulamazsın. Limonu almak için dışarı çıktığın zaman da, zaten limonata içme isteğin küllenmiş olur. Dişini sıktın, limonu alıp geldin. Kör bıçak, limonu doğru dürüst kesmez.
Buzdolabına su konulması unutulmuştur. Yahut dolap tam o sırada söndürülmüştür. Yahut limon sıkacağını komşu almıştır. Zaten nane de yoktur. Çay süzgeci yıkanmamıştır. Görkemli uzun bardak bir gün önce kırılmıştı. Ama limonata yerine, soğuk maden suyu vardır… Ve yeni icatlar çıkarmak da, insanı üzmekten başka hiçbir işe yaramaz…
Bardağı hafif buğulu, kıyısına yarım limon dilimi takılmış, içinde bir tatlı kaşığı çıngıltılı buz kırığı, azıcık limon kabuğuyla, taze nane kokan, limonatayı içemezsin. Yerine maden suyu içersin. ‘’
Umutsuz hissettiğim anların sayısı çoğalsa da biliyorum ki sahip olduğumuz şeylerle birlikte, kendimize sevebileceğimiz, varlığına şükredebileceğimiz bir hayat sağlayıp ondan zevk almayı öğrendiğimizde, mutluluğa ulaşmak ve bunu sürdürmek daha mümkün görünüyor. O mükemmel anı beklemeden, hedeflediğimiz noktaya henüz ulaşmadan, oturmayı istediğimiz eve taşınmadan, hayal ettiğimiz tatile çıkmadan, şu an, şimdi..
Yoksa, bu kültüre sahip olamadan yapacağımız her şey can sıkan, kalbi kıran, heves kaçıran bir şey olmaktan ileri gidemiyor. Dünyanın bir ucuna da gitsek, hayalini kurduğumuz yerde de olsak, oraya götüreceğimiz şey “kendimiz” olduğu için vardığımız hiçbir yerin de kıymeti olmuyor.
Umarım üstümüzdeki bu sinmişliği atıp, bir türlü ortaklaşamadığımız, içerisinde keyifle yer alamadığımız, insanı içindeki inceliklerden soğutan, kara kışlara artık bir son veririz. Umarım o bahar yine, yeniden gelir, umarım o limonatayı keyifle içeriz.
Yorumlar
Yorum Gönder